Tutsak olmayı mı, özgür olmayı mı tercih edersin?

3

 

Dünyanın bütün derdi aşktır aslında; zengini, fakiri, hırlısı, hırsızı, dertlisi, gamsızı farketmez bu duygu yakalarsa kimseyi affetmez.

Izdırabı yaratansa aşkın içindeki suçların affıdır ve cefasına bağımlı olmaktır kısaca!

Hazırlıksız yakalandığın bir aşk gibi, beklenmedik anda hayatında kopan fırtınayla dağılmak gibi,  sırtından hançerleyen sözleri kulağınla duyup bin parçaya ayrılmak gibi, en güvendiğin kişi tarafından hayal kırıklığına uğratılmak gibi, hata yapan birine bunu çevirsin diye yol gösterebilecek kadar acıyla sevmek gibi, acizliği içinde saklı aşırı sevme durumları insanı iki paralık etse de belki, Stokholm sendromuna bağlar hayatını düğüm edersin bazen. Kötü olmak için sebepleri olan bir suçlunun, sebebleriyle rehineyi etkilemesi gibi, kendisine kötü davranan bir erkeğe içten içe tutsak olan kadınlar gibi, dini baskı altında olan ve şeyhine körü körüne sadık tarikat üyeleri gibi, liderleri uğruna canlı bomba olmaya hazır örgüt üyeleri gibi, işkenceden haz alan zikirciler gibi, günahsız ve  günahkarın bir arada olduğu durumlarda bazısı uçakla, bazısı gemiyle, bazısı gökten zembille düşer Stokholm’e. Biz iyisi mi gidelim sadece gezip görmeye ne de olsa mazlumun zulme tahammülü olduktan sonra acısı yakar aheste aheste…

Bu çılgın sendrom ismini İsveç’in başkenti Stokholm’de yaşanan bir olaydan alır. Bir banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, tehlikede olduğunu bilmesine rağmen soyguncuya duygusal olarak bağlanır hatta kurtarılmaya karşı direnir, serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini tutsak eden bir suçlunun hapisten çıkmasını bekler. İşin ilginci Stockholm sendromu birçok rehine olayında yaşanmıştır.

İlişkisini sadakatsizlikle test edenler, kıskançlıkla kamçılayanlar, öfke kontrolsüzlüğüyle yıpratanlar, bencilliğiyle kontrol altına almaya çalışanlar, duygusuzluğuyla kendini koruma altına alanlar, para ihtirasıyla sorunları görmezden gelenler, sevgiyle üstesinden gelenler, vazgeçmek nedir bilmeyenler, celladına kurban, duygusuna hırsız olana tutsak olmaktan zevk alanlar, tek başına mükemmel olduğuna inanamayanlar, kaybetmekten korkanlar… Kişiliğinden ödün vermek aşkın gücünü göstermez acizliğini gösterir. Seni aciz konuma düşüren de zaten sana aşık değildir. Hani sezen diyor ya ‘’Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk.’’ diye. İçimdeki Mark Twain de onaylıyor; Kendini yerlere düşürmektense onurunla ölmek yeğdir.

Birilerinin tutsağı olmak kendi ruhunu bir başka bedene giydirmektir. Ruhunu satmaktır bir nevi. Gerektiğinde gitmeyi bilmek gerek, mühim olan kendine güvenmek.

Büyük bir aşağılama yaşattıktan, karşısındakini dibe vurduktan sonra aniden yücelten birinin sarfettiği sözler kalbi merhem gibi sarabilir. Acılar içinde cebelleşirken gelen bu duygu zıtlığının yarattığı çelişik durumun aşk olduğunu sanabilir insan. İnanınki bu doğru değildir. Sadece ızdıraptır.

Hepimizin hayalleri vardır; tekneyle dünyayı gezmek, hayatın ters akışına bir mola vermek, Everest’e ulaşıp dünyayı izlemek, Mars’a yolculuk etmek, kendi işinin başına geçmek, altına bir carrera 911 çekmek, insanların hepsinin dürüst ve mert olmasını beklemek gibi…

Hayallerimize ulaşmak için enerji harcamak varken celladına aşık bir kurban gibi yaşamak niye ki?

Kendini kurduğun hayallere layık gör ve önce kendini sev…

Share.

About Author

3 yorum

  1. Kalemine sağlık tam şu sıralar sorguladığım şeyleri yazmışsın. Ve dediğin gibi “Gerektiğinde gitmeyi bilmek gerek, mühim olan kendine güvenmek.”. Çok haklısın…

Leave A Reply